Bizanslı Gözüyle Türkler

Bir Bizans vatandaşı için Türk nedir? Neden korkulur? Türklerin Bizans üzerinde yaptıkları nelerdir? Tüm bunların cevabı bu yazımızda. Bizanslı bir tarihçi olan Georges Pachmeres’in bolça kaynak ile hazırlamış olduğu “Bizanslı Gözüyle Türkler” kitabından alınan bölümler ile Bizanslıların bize nasıl baktıklarını ve Bizansa saldırılarımızı öğreneceğiz. İyi okumalar;

 

“Adamlarımız kendilerine verilen ücretlerin yettiği ölçüde Türklere kafa tutmayı başarsalar da, topraklarında gerekli düzenlemeleri yapamadıklarından her gün geri çekilerek sınırlarını düşmanlara bırakmak zorunda kalıyorlardı. Düşmanların akınları genellikle adamlarımızın kendi yaptıkları yüzünden, arada da düşmanlar ordumuz hakkında bilgi edindiklerinden oluşuyordu.Bizler bu saldırılara olabildiğince karşı koyuyorduk.”

“Düşman, Bizans ordularına pek çok tuzaklar kuruyor, sürekli onları durdurmaya  çalışıyor ve özellikle batı kesimindeki önemli bölgelerden vazgeçmelerini sağlıyordu. Sorun olan olaylardan önce, yani doğudaki eyaletler ordulardan yoksun olduğu sırada batı sadece doğuya zarar vermiyor, kendisi de çıkmaz bir durumda bulunuyordu.”

 

,,,

 

  “Aynı senenin Mart ayında (1261, 1264 veya 1267 senelerinden biri olabilir), kutsal günlerinde oruç tuttuktan sonraki ikinci haftanın ikinci gününde, İznik’te ansızın korkunç bir olay cereyan etti. Bu bir saldırıydı ve kurbanların etrafları felaketlerle sarılmıştı kurtulmak için hiç umutları yoktu. Öte yandan bu olayın hikayesi ise kurbanların yaşadıkları kadar büyük korkuya ve şaşkınlığa neden olmaktadır. Gerçekten de bazen meydana gelen olaylar anlatılırken abartılabilinir. Yalnız dikkatleri çekmek için de böyle hikayeler ortaya çıkabilir.

  Bahsi geçen günün ilk saatlerinde, güneş horizonun üzerinde zodiakın 30. derecesinde yükselirken, insanların ruhları ve bedenleri işgal edildi. Ansızın bir gürültü duyuldu ki, bu gürültü sehrin bir noktasıyla sınırlı kalmıyor, tüm şehre yayılıyordu: Sayılarına güvenen Tatar ırkı kapıdaki muhafızları parçalara ayırmış hızla şehre girmişlerdi, önlerine çıkanları hiç acımadan bir anda yok etmeleri korkunçtu. Gürültü, şehrin çevresinde olanları anlatmak için geç bile kalmıştı. Halk kendilerini evlerinden dışarı buldukları yerlere atıyor; caddeler boyunca koşusup oraya buraya gidiyorlar ve birbirlerinin üzerine üşüşüyorlardı. Herkes yalnız ve üzgündü; sanki felaket iki grubu omuzlarından itekliyordu, birbirlerine çarpıyor, ne olup bittiğini gürültünün nedenini öğrenmek istiyorlardı. Ancak kimse ne olduğunu kesin olarak ifade edemiyordu, eğer olanlar gerçek ise herkes iş birliği yapmalıydı; herkes kendi kurtuluşundan kuşku duyuyor, ancak söylenenlere de tamamen güvenemiyordu.

  Bu durumda bulunan insanlar ve arkadan saldıran diğerleri ard arda gelen kötülüklerin trajik sesiyle karşılaşmı ve karşılaştıkları herkesi parçalayan katil saldırganları kendi gözleriylegörememişlerdi. Bu noktada yapılacak en iyi şey onları ölü olarak görebilmekti; benim fikrimce korku bu insanların hayaller görmelerine neden oluyordu ve onları yolunu şaşırmış gözlerinin gerçekle alakası olmayan şeyleri bile gerçekmiş gibi görmelerini sağlıyordu. Gerçekten de ruhundan dehşeti hissedenleraşırı korku altında körleşiyor ve doğru görüş açılarını kaybediyorlar imgeleri gerçekmiş gibi inanıyorlardı. Önde olanlardan vazgeçenlerin olduğunu duyanlar evlerine geri dönmüş, bazıları canlarını kurtarmak için köse bucak saklanmış, bazıları ölülerin cesetlerini gördüklerinden kaçıp gitmiş, bazıları ise güvenilir yerlere sığınmışlardı. Erkekçe ve cesurca şeyler yapmak isteyenler ise silahlarını, mızraklarını ve kalkanlarını alıp kendilerine bir şef aramaya başladılar. Şehrin başında olan ve prokathemenos unavanına da sahip olan Nicolas Manouelites onların şefi olabilirdi. Bu adam savaştan pek anlamıyor, ancak ganimetten anlıyordu. Savaş bilimi konusunda eğitimli olan bu adamlar, yalandan ibaret olan kuru bir gürültü çıkarmaktansa bu dehşete maruz kalan şehri tümüyle savunmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Bu yüzden desilahlarıyla tüm şehri dolaşıp etrafı yıldızlar gibi kurşun yağdırmışlardı. Aceleyle oradan oraya koşuşuyor, ancak başlarına ne gelebileceğini düşünmüyor sadece etraftan gelen ağlama ve sızlanmaları duyorlardı. Şehir işgal edilmişti, felaket çok yakındı; yenilmiş yenilmiş şehrin görüntüsü neler olup bittiğini anlatmaya yetiyordu. Bahsettiğimiz kötülük söylentileri, yalnızca buna neden olanların başına değil şehrin işgaline maruz kalanların başına da gelmişti. Gerçekten de artık kimse fakir komşusunu, fakir evine davet etmiyor, kendilerini saran korkudan dolayı tanıdıklarına bile yabancıymış gibi saldırıyor, kendi akrabalarından düşmanmışlar gibi şüphe ediyorlardı. Düşmanlarının darbelerinden korunduklarını düşünen az sayıda insan ise hayatları ve umutları mahvolmuş şekilde bir kösede duruyorlardı.

Tüm bu karışıklıklar içinde bir de hapishanede olan ayaklarından zincirlenmiş tutuklular vardı ki, gerçekten de İznik hapishanesinde savaşlarda tutuklanmış çok sayıda düşman da bulunuyordu. Burası unutulmuş bir hapishane gibiydi.  Çünkü buradan kaçmak hiç de kolay değildi. Tutuklular yaşanan genel karışıklığı görünce düşmanların şehre girdiklerini ve şehri ele geçirdiklerini düşünmüşlerdi, tabii ki göremiyorlar ancak halkın yaşadığı kargaşaya lahit oluyorlardı. Zincirlerini çözerek önden giden artçı bir kuvvet oluşturarak yola çıkmışlardı. Bu kaçışın amacı savaşmak değil güvenliklerini sağlamak için şehrin kapılarına ulaşmaktı. Kalabalık, karmakarışık yola koyulmuştu. Onlar herkesin kendi köşesinde korkudan titrediğini ya da öldüğünü düşünüyorlardı. Önden gidenler düşman tarafından şehrin dışındaki yolda sıkıştırılıp yenildiği, diğerleri de şehirde onlarla mücadele ettiği için ki, böyle sanıyorlardı, onlar kurtuluş yolunu artçı kuvvette bulmuşlardı. Ama şüphesiz durumları karışıktı; kapılara doğru koşuşturdular. Ancak saldırmak yerine aynı düzenle geri çekilip tam tersi karışıklığın içine atıldılar ama yine de sakinliklerini ve düzenlerini koruyorlardı. Orada karakollarında rahatça oturan muhafızlarla karşılaştılar ancak bu şehrin çevresinde gelişen normal bir durum değildi. Buradaki rahatlık onları diğer kapılarda bekleyen kötülüklerin korkusuna engel olamamıştı. Yeni bir kargaşa doğdu. Çünkü düşmanların kolaylıkla geçebileceği diğer kapılara ulaşan yola çıkacaklardı.  Ayrıca yola çıkarken kendi aralarında dağıldılar, bir kısmı bir yöne, diğerleri diğer yöne doğru gittiler. Ancak hepsinin ulaşacakları yer aynıydı doğudaki kapıya yönelmişlerdi. Ancak bu kapıda da durum aynıydı tehlike yoktu. Düşmanın gelmesinin en zor olduğu yani en güvenilir kapı sahildekiydi. Yeniden bir araya gelip amaçlarına döndüklerinde onları engelleyen bir durumla karşılaştılar: Düşmanlar tehlikeyi göze alarak aniden ortaya çıkabilirlerdi! Hemen sahile ulaşan kapıya ilerlediler ancak orada da muhafızlar vardı. Hatta bu kapıdaki muhafızlar onların hayal kırıklığıyla dalga geçmişlerdi. Hemen korkuyu bırakıp toparlandılar ve söylentinin nedenini araştırmaya koyuldular.

Birçok yolda izlerini bırakrıktan sonra hiçbir şey bulamamışlardı: çok geçmeden gizli bir kaynaktan yayılarak büyüyen gürültü herkesin kulaklarına ulaştı. Bu gürültünün kaynağı Tanrının annesine yalvaran kadın kafilesiydi. Kadınlar kafile halinde yürüyor, dua ederek yüksek sesle haykırıyorlardı. Onları Türklerden ve Tatarlardan koruması için Tanrıya yalvarıyorlardı. Onların arasında bulunmayan, ancak etrafta olan insanlar kargaşaya neden olan ve korkuyla birlikte yayılarak kulakları dolduran bu gürültünün düşmanlara kardşı olduğunu anlamışlardı.

İşte insanların yaşadıkları bunlardı. İmparatora gelince, olanları öğrenince İmparator durumdan çok etkilenmiş ve mektupla sitemlerini bildirmişti: Bu olanlar, söylentinin ortaya çıkması ve kargaşaya neden olması sağduyulu insanların yapacakları şeyler değildi. Olanlar düşünülmeli ve düşmanların şehri kuşatıp kuşatmadıkları ya da surlara ulaşıp ulaşmadıkları düşünülmeliydi. Çünkü aynı dönemde Türkler kendi yurtlarındaydı uzakta bulunuyorlardı ve ortaya çıkıp bir saldırıda ya da atakta bulunmamışlardı. Tüm bu duyduklarından sonra mektupla sitemlerini bildirdi ve halkı daha çok muhafızla koruma altına aldı.”

 

 

  “İmparator tarafından ayrıcalıklara sahip olan ve güzel umutlarla yaşayan Aydın halkı şimdi yeni bir durumdaydı. Türklerden oluşan bir grup onlara saldırdı. Güçlü bir adam olan Salpakis, yani onların kendi dillerindeki adıyla Menteş Bey çok sayıda adamdan oluşan ordusuyla saldırmış ve şehri kuşatmışlardı. Şehrin başındaki Büyük Chartulaire Libadarios tüm çarelerden yoksundu; şehrin içindekiler aç ve susuz bırakılmıştı. O kadar kötü durumdaydılar ki bır sıvı elde etmek için sürekli atların damarlarını kesip kanlarını içiyorlardı. Ancak bunun susuzluklarını tam olarak dindirebilmesi mümkün değildi. Ayrıca bu durum hayvanların ölmelerine neden oluyordu. Açlığa gelince bu noktada daha iyi durumdaydılar. Çünkü eskiden geçimlerini sağladıkları hayvanları öldüğünden bu doğru olmasa da onları yiyorlardı. Ama çok daha korkunç olan susuzluk öğlen parlayan güneşle iyice kötü duruma gelmişti ve bir çare bulmak gerekmekteydi. Bu yüzden onlar da yaşayacakları her ölümün açlık ve susuzluktan iyi olduğunu düşünerek düşmanın yanına gittiler, kuru dudaklarıyla merhamet için yalvardılar. Ancak düşmanlar onları öldürdü üstelik mezarları bile olamadı.

  Türklerin yardım geleceğini umarak içeride kalmaya devam edenlere karşı çok daha korkunç fikirleri vardı; kalkanlı ve silahlı adamlar siperlerin altına yerleşerek surlara iyice yaklaşmışlardı. Yüksekten taşlar fırlatıyorlardı ancak bu pek iyi bir çözüm olmamış sadece gürültüsüyle insanları korkutabilmişti. Bu seferde demir çubuklar ve kütükler yardımıyla yeri kazmaya çalışıyorlardı. Bu çalışma surların bir çok yerine yapılmış temeller kazılmıştı. Çalışmaların üstteki kısmına gelince kolay tutuşan kalaslardan yardım almaya çalışmışlardı. Bu hamleler şehirdekileri anlaşmaya yaparak teslim olmaya itti. Ancak sözcüler geldiğinde şehirdekiler sağ salim bırakılmak istiyorlardı, planları tutmayan Türkler ise saldırarak şehri tahtip ettiler. Sahip olduğu ayrıcalıklarla dinlenip, güzel umutlara takılıp kalan bu şehir toz bulutu olmuş, kalabalık halkı ise kılıçlara kurban gitmişti. Bu Türklerin Nyssa’dakinden (Nyssa, Aydın iline bağlı ilçe merkezi Sultanhisardır.) sonra elde ettikleri ikinci ikinci zaferdi ki, Sultanhisar’da çevresini kötülüklerin çevirdiği Parakoimomeme Nostongos esir alınmış, halk ise ya boğazlanmış ya da esir olmuştu. İşte cesaretlerinin onları kışkırttığı Türkler bu zaferlerden sonra doğu bölgelerine daha bir enerji dolu yol aldılar.”

 

 

“Türkler kayıplarının acısını çekiyorlardı; bu dönemde Filanthropenos doğu topraklarının komutanı idi. Ona bir zamanlar katılanlar daha sonra bu topraklara kötülük yaptılar. İşte doğu topraklarının bir süre sonra toptan harap olmasının sebebi bence bu olabilir. Çünkü daha sonraları onların hem hayran oldukları hemde korktukları Aleksios artık yoktu, onlar tüm kibirleri ve özgür halleriyle etrafta koşuşturup büyük zararlar vermiş, Bizans topraklarına yavaş yavaş saldırarak kemiksiz kalmış köpekler gibi tüm aç gözlülüklerini göstermişlerdi. Ve böylece Karadeniz’den Ege Denizine kadar uzanan, yayıldıkları, o topraklar çöle dönüştü.”

 

 

  “Doğudaki topraklar gittikçe çürüyor, İmparatora her gün birbirinden kötü haberler geliyordu. Topraklarımızda olanları, çekilen acıları biz kendi gözlerimizle görebiliyor acıların neden olduğu sızlanmaları duyabiliyordu. Artık düşmanla aramızdaki tek sınır boğazdı. Düşman başına buyrukluğuyla tüm toprakları, kiliseleri, görkemli manastırları istila ediyor, bazı kaleleri yıkıyor, bazılarını ise yakıyordu. Her gün insanları öldürerek ve kızlarını kaçırarak mutlu oluyorlardı. Bu daha önce hiç duyulmamış bir zalimlikti. Bithynia, Mysia, Phyrgia ve Lydia’nın civarındaki topraklar yani ünlü Anadolu’yu, birkaç güçlü yerin dışında, tamamen yıkmışlardı. Bu bahsettiğimiz olayları yapan ve ölüm getiren zalimler ise Amourioslar, Osman’lar, Alişirler, Menteşler, Süleyman Paşalar, Alaides’ler, Ameramanes’ler, Lamises’ler, Sphondyles’ler ve Pagdines’lerdi. Kibirlerinin ve ürkütücü karakterlerinin verdiği cüretle, vahşi bir ateş gibi, her yeri ele geçiriyor ve parçalıyorlardı onların daha da ileri gitmelerine engel olan tek şey denizdi.”

  “Sürekli gelen felaket haberleri İmparatora düşünecek zaman bile bırakmıyordu. Onlara karşı ilerlemek ya da direnmek mümkün değildi.”

“Durumu biraz kurtarmak için antlaşma yapılsa bile Türklerin karakteri bu antlaşmalar için uygun değildi ve bu yüzden anlaşma yapmak yararsızdı. Bu düşmanlar kalabalıkt, karakterleri çok farklıydı ve başlarında olan emirleri onlara yağma yapmaları ve ganimet elde için izin veriyordu, eğer izin vermezlerse bile yağma ve ganimete ulaşmak için başka bir yol buluyorlardı. ”

“Türkler her yeri istila ediyor, insanları kılıçtan geçiriyorlardı. Bu durumdan kaçmayı başarabilenler ise Kyzikos kalesine sığınıyorlardı. Güçlü bir adam olan şehrin metropoliti Niphon bu kadınları, çocukları, hayvanları ve hatta malları bile şehre kapatmıştı.”

 

 

“Her geçen gün Türklerin yarattığı dehşet daha da artıyordu ve kurtuluş umudu kalmamıştı.

“Düşmanların kıyıdaki kalelere saldırmadığı ya da esirler ele geçirip öldürmedikleri bir gün dahi yoktu. Biz ise bu anlarda merhametli Tanrı’ya sığınıyorduk. Boğaz aramızdaki tek sınırdı.”

 

 

“Bulgar ırkından genç bir adam olan Jean anladığım kadarıyla Mysia’daki mücadeleler sırasında görev yapmış, doğuda neler olup bittiğini öğrenmişti: Türkler hiçbir savaş düzeni izlemeden, pusular kurarak, hiçbir engelle karşılaşmadan yol alıyor terk edilmiş topraklarda ilerliyorlardı.”

“Bizanslıların Türklere ve Almugavarlara karşı yaptıkları ataklar başarısız olunca İmparatordan aldığı izinle yaklaşık bin adam toplayan Jean Türklere saldirarak Selanik civarında onları hezimete uğratmıştır, tabi Selaniklilere dokunmadan.

Daha sonrasında ise Türkler Kenchreai’yi tekrar kuşatmış ve burayı susuzluğa mahkum ederek ele geçirmişlerdi; halkın az bir kısmı kaçmayı başarabilmiş diğerleri kılıçla kurban edilmiş, yağma yapıldıktan sonra da her yer yakılarak yok edilmiş.”

 

 

“Öte yandan doğuda özellikle İznik civarında durum dayanılmaz hale gelmişti çünkü Osman (Osman olarak bahsedilen Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’dir, kitapta bundan önceki yerlerde de bahsedilmiş.) bölgeye büyük korku salmıştı, özellikle İmparatorun kız kardeşi Maria Osman’a ters davranıyordu. Bir keresinde İznik’e gelerek büyük bir kibirle tehtidler savurmuştu ki, bu olay üzerine iç bölgelerden otuz bin kadar Türk batıya yollanmıştı. Haber İmparatora ulaştığında İmparator elçiler yollayarak Osman’a çok miktarda değerli hediye yolladı, ancak bu durum bile Osman’ı yavaşlatmaya yetmemiş, o her durumda işe yarayan sağduyusunu kullanarak İznik’e saldırmıştı, üzüm bağlarını söktü ve ekinleri yok etti; son olarak da İznik’i koruyan Karahisar’a saldırdı ve burayı etrafta bulunan tüm Türklerin yardımıyla kuşattı; bu savaşçı adamlar özellikle de okçular uzun süre bekledikten sonra hendekleri kazıklar, ağaçlar ve taşlarla doldurmuş ve burası da ele geçirilmişti; Osman büyük bir katliam yaptı ve Tatarların olası saldırıları içinde kendine olan güveni sağlamlaştı.”

 

Umarım başta belirttiğimiz soruların cevaplarını okuduktan sonra öğrenebilmişsinizdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla