ŞEHİTLİK PİYANGOSU

29.07.1993…
Kahramanmaraş Özel Harekat Şubesi’nde görev yapmaktaydım.Şubede öğle yemeği sırası bekliyorduk.Acaba bugün menüde ne yemek var, diye düşünürken şube müdürümüzün “Arkadaşlar asker Nurhak’a teröristle temas sağlamış, bizden de bir tim istiyorlar,” sözü beynimizdeki yemek düşüncesini söküp atmıştı.Gidecem timin hangisi olduğu belli değildi.Hazırda bulunan üç tim de bu göreve talip olduğundan arada çıkan anlaşmazlığı gidermek için şube müdürümüz, ” Önce hazırlanan timi gönderecepim,” deyince telaşlı bir hazırlık yapılmıştı.Bu şehitlik piyangosunu için adeta birbirleri ile yarışıyordu timler.Bizim tim en erken hazırlandığı için bu şehitlik piyangosunda katılanlardan biri de bendim.Tüm tüfek ve tesisatlarımızla hazırdık.Tim amirimiz Başkomiser Muhammet Zengin Polat’ın eşliğinde otobüsümüze bindik, şubemize on dakika uzaklıkta olan Akarsu Jandarma Bölük Komutanlığı’Na gittik.Burada bizim için hazırlanmış iki helikoptere, onar kişilik gruplar halinde bindik.Helikopterler bizi Nurhak’ta Komutan’ın bulunduğu bir tepeye indirdiler.Bölge Komutanı Kudret Cengiz Paşa ile Başkomiserimizin görüşmesi sonucunda çatışmanın yaklaşık iki buçuk kilometre yüksekteki zirvede olduğunu öğrendik.Başkomiserimiz çatışmada bulunmak istiyordu.”Komutanım bizi zirveye daha yakın bir yere göndermeniz mümkün mü ? Çünkü biz oraya gidene kadar epey zaman kaybederiz,” dedi.Komutan,”Bu durum helikopterler için riskli olabilir,” diyerek başkomiserimizin isteğini geri çevirdi.Bunun üzerine var gücümüzle zirveye tırmanmaya başladık.Zirvenin yarısına geldiğimizde sıcak hava nedeniyle çok terlemiş ve boğazımız kurumuştu.Bir anda “Baba” diye hitap ettiğimiz başkomiserimizin matarası gözüme ilişti; arkasından, “Baba boğazım kurudu,yutkunamıyorum, şu mataranı ver de boğazımı ıslatayım,” diye seslendim.Başkomiserimiz bir ayağını taşın üstüne koymuş bir vaziyette bana dönerek, “Oğlum sen Özel Harekatçı değil misin, suyunu neden yanına almadın? Kim isterse istesin suyumu paylaşmam burada ne kadar kalacağımız belli değil,” deyince, “Tamam Baba verme, ben yukarıda şehit olayım da her gece karabasan gibi rüyana gireyim,” dedim.Başkomiserimiz hiç istifini bozmadan, “Evlat Allah o mertebeyi kime nasip eder belli olmaz,” dedi.Tekrar ilerlemeye başladık.Zirveye çıktığımızda orada bulunan Hamdi Üsteğmen ile bir görüşme yaptık.Teröristlerin etrafının çevrildiğini, şu anki konumumuzla onlara yedi yüz veya sekiz yüz metre mesafede olduğumuzu öğrendik.Tim olarak teröristlerin üstlerine gitmeye karar verdik.İlerlemeye başladığımızda Başkomiserimiz, ben ve Ahmet Sadak arkadaşım, geride kalan on yedi arkadaşımızdan iki yüz metre kadar uzaklaşmıştık.Ahmet bana dönerek,”Erol, timden kopuyoruz, Baba’yı biraz yavaşlatmanın çaresini bulalım,” dedi.Başkomiserimize, “Baba biraz yavaş ilerleyelim arkadaki arkadaşla mesafemiz açıldı,” deyince Başkomiserimizden, “Oğlum arkadaşlar bize yetişirler, eğer seri hareket etmezsek bu vatan hainlerini elimizden kaçırabiliriz,” yanıtını aldım.O sırada elli-altmış metre ileride bir kayanın arkasından bir terörist bize ateş etti.Ateşe ateşle karşılık verdik.Terörist bulunduğu mevziye saklanark telsizle muhabere yapmaya başladı.Bu arada ilk görüşme yaptığımız Jandarma Komutanı telsiz muhaberesini zirvenin aşağı kısmından dinlemekteydi.Terörist tedirginliğini şöyle dile getiriyordu: “Zirveye zirve ben Nehir duyuyorsan cevap ver.Teslim olmam gerekiyor.Teslim olmazsam kontrgerilla beni vuracak.” Konuşmayı duyan J.Ö.H komutanı bu muhabere sonucunda bize ateşkes emri verdi.Ve telsizden teröriste şöyle seslendi: “Nehir ben Bölge komutanı.Teslim ol.Kılına zarar gelmeyecek.” Nehir lütfedip çağrıya cevap vermediği gibi sıçrayarak yandaşlarının yanına doğru geri çekilmeye başladı.Başkomiserim komutana “Komutanım bu adam kaçıyor, izin ver alalım,” demesine rağmen, komutan ateşkesi yeniledi,Nehir’e çağrı yapmaya devam etti.Bu çağrıya da cevap gelmeyince bize tekrar ilerleme emri geldi.Ateş ederek ve sıçrama yaparak ilerlemeye başladık.Büyük bir kayın ağacının altına gelmiştik.O an iki yüz metre uzakta, bir mevzinin içinde üç terörist gördüm.Heyecanla, “Baba,baba; bak adamlar karşımızda, hemen şu karşıdaki taşların içindeler,” diye bağırarak hırsla ateş etmeye başladım.Teröristler mevzinin içine saklandılar.Başkomiserimiz M16 tip silahı ile tek tek atış yaparken arkadaşım Ahmet Sadak da FN ile seri atış yapmaya başladı.O an içimde farklı bir güven oluşmuştu.Ben de onların atışından istifade ederek Launcher silahımla teröristlerin mevzisine doğru dizüstü doğruldum.Nişangahımı iki yüz metreye ayarlayarak ilk bombamı attım.Bomba teröristlerin mevzisinin arkasına düştü.Nişangahımı bu sefer yüz elli metreye ayarladım.Bir atış daha yaptım, bu da teröristlerin mevzisinin önüne düşünceye yüz yetmiş beş metreye yaptığım atışma mevziye isabet sağladım.Mevzide üç teröristten biri sağa,biri sola sıçrama yaptılar.Bunun üzerine Başkomiserim,”Çocuklar bana ateşle destek sağlayın, ben şu karşıdaki kayalığa gidiyorum,” dedi ve biz ateş desteği sağlarken kayalığın dibine girdi.Daha sonra aynı şeyi Ahmet de yaptı.Bizden kopan timin geri kalanı geldiğinde ben de bir sıçrama yaparak onların yanına gittim.Kayalığın arkasına mevzilenince, “Baba, bir tanesi mevzinin içinde kaldı, diğer ikisi sağa,sola sıçrama yaptılar,” dedi. “Gördüm aslanım, bir tanesi kaldı eline sağlık,” diye yanıtladı Başkomiser.Beş-on dakika ne bir mermi sesi duyuldu ne de bir konuşma oldu.Herkes,her şey susmuştu.Ne olmuştu ya da ne olacaktı? Sırtımı verdiğim kayadan tepenin alt taraflarını gözlüyordum.Bizim timin diğer unsurları sıçramalarla bize doğru hilal biçiminde geliyorlardı.En aşağıda ise askeri unsurlar birer kurşun asker gibi görünüyordu.Askerin bir kilometre kadar önünde ve yukarısındaydık.Başkomiserim telsizle askeri unsurlarla irtibatlanmaya çalışıyor bizim önümüzdeki hemen hemen yüz metre kadar ileriden başlayan bir boyunla geçilenilen iki kara tepenin çevresinin arkadan çeviremezler Başkomiserim,” dedi Baba’ya.Kafamı hafif kaldırıp mevzi aldığım kaya aralığından terörist unsurların çekildiği fundalık boyuna doğru bakınırken, “O zaman kaçırırız aslanım,” dedi bana bakıp gülümseyerek.”Sok kafanı içeri,” diye bağırdı Başkomiser,”kaçacağı, çekileceği yere çekildi, şimdi gözlüyor Çıkarıp durma kafanı, yersin mermiyi.” Başkomiser doğru söylüyordu ama ben de merak ediyordum.Az önceki kısa çatışmada bu fundalık boyunda yitip gitmişti kovaladıklarımız.Kuşkusuz keşkin nişancılar şimdi peşlerinden gelenleri gözlüyor olmalıydı.Ama böyle hiçbir şey yapmadan da duramazdık.Havanın kararmasına çok zaman kalmamıştı.Bu arada Başkomiserim telsizle hiç değilse önümüzdeki boyunun değişik noktalarına havan destek atışı yapılmasını istiyor ancak bir türlü istenilen atışlar yapılmıyordu.Bulunduğum mevziden kalçamın üstünde yan yan kayarak.Başkomiser’in dibine kadar sokuldum ve diğer tarafına geçip kayaların dibine fışkırmış bir çalı öbeğinin arasından karşıyı gözlemeye koyuldum.Tek bir fişek patlamıyor ve hiçbir hareket algılanmıyordu.Zaman da hayat da, her şey durmuştu sanki.Başkomiserim az sonra aynen benim gibi kalçası üzerinde kayarak yanıma geldi.Bana bakıp gülümseyerek hücum yeleğinin arka cebinden bir kutu kola çıkardı.”Aç bakalım şunu tedbirsiz komanda, boğazın iyice kurumuştur; aç da içelim.”Sırıtarak aldım kolayı.Baba böyleydi işte.Su vermemiş, çıkarken şakayla karışık fırça da atmıştı.Şimdi de kola ile gönlümü alıyordu.Bir-iki yudum içip ona uzattım kutuyu.”Suyu kasıtlı vermedim,” dedi Başkomiser.”Dik yokuş çıkıyorduk, daha yolumuz da vardı.İki yudum bile içsen şişer kalırdın.Artık tepenin kabasını aldık, iç içebildiğin kadar.İsersen su da vereyim.” “Sağol Baba,” dedim, geri uzattığı kolayı alıp diktim kafaya.İki dakika böyle soluklandıktan sonra ardına gizlendiğim çalının öbür tarafındaki kayalıkların arasına ustaca aktı Başkomiser, ben de peşinden.Böylece on beş-yirmi metre kadar sağ çapraza çıkabildik.Ardımızdan da aynı yöntemle arkadaşlar geliyordu.Yeni sığıştığımız sert granit kayalığın içinde yüzüstü uzanıp bir aralık bularak baktığımda boynun aksi istikametteki yamacında, meşe ağaçlarının altında bir mevziden diğerine hızla kaçan birini gördüm.Tüfeğimi doğrultmaya zaman kalmadan silah sesleri başladı.Başkomiser de heme kulağımın dibinde tek tek atıyordu ama peşpeşe M16’sının gümlemesini duyuyordum.Olduğu yerde ekseni etrafında yuvarlanıp bir çatal araya girerek dizleri üstüne belki bir metre daha yukarı çıkınca ben de aynen onun gibi, bir elimle kayaları avuçlayarak kendimi yukarı çekmeye çabalarken Başkomiser’in sesini duydum.
“Erol,oğlum!”
Hemen yarım metre kadar üst çaprazımdaydı.Yüzüme sıcak bir ıslaklık çarptı.Sonra da Başkomiser bana doğru yığıldı.”Baba,baba!” diye bağırmıştım.Başından giren mermi, diğer taraftan çıkmış,mübarek kanı ve beyin parçaları olduğu gibi üstüme bulaşmıştı.Kendimden geçmişim ağlayamıyorum, başından fışkırır gibi akan kana ellerimle tampon yapmaya çalışıyorum.Başkomiserim,babam,hepimizin babası dizlerimin üstünde titriyor,gözleri açık bana bakıyor.Ben bağırıyorum,”Baba,Baba!” Konuşmuyor.Ahmet sürünerek yanıma geldi ve bana sağlam bir tokat vurdu.Sonradan anlattıklarına göre,sürekli “Allahuekber” diye bağırıyormuşum.Başka silah sesi yoktu.Timin kalanı yetişmiş, şimdi cehennemi bir silah sesi yankılanıyordu bıynun üstünde.Arkadaşlarımın hepsi ateş ederlerken ben de kucağımdaki Baba’ya bakıyor, başını okşuyor ve sanki hiç tanımadığım birinin sesiyle avaz avaz ağlıyordum.Yavaş yavaş kendime geldiğimde bulunduğumuz kayaya her taraftan sağnak halinde mermi yağıyordu.Ahmet telsizle yüz kilometre kadar gerideki arkadaşlarımıza, Baba’yı kaybettiğimiz haberini verdi.Bizimkiler tarafından üstümüzden binlerce mermi geçmeye başladı.Bu ateş sayesinde bulunduğumuz yerden şehidimiz tüfeğini,tabancasını ve telsizini aldıktan sonra arkadaşlarımızın yanına çekildik.Arkadaşım Mustafa Sandal’ın yanına outurup silahımı dizlerimin üzerine koyduğumda Mustafa, M16’ma dikkatlice bakıp dizlerimden aldı ve tutucu mandalına basarak şarjörünü çıkardı.Silahımın şarjörü tam ortasında geçen bir mermiyle delinmiş,o anda fark etmemişim muhtemelen Başkomiserimin vuran nişancı,bir iki tane de bana atmış.Ya şarjöre çarpan mermi hedefi bulmamış ya da yiyecek ekmek içecek suyumuz varmış,diyelim.Ah baba Başkomiserim,ah! Ben şehit olup senin rüyalarına karabasan gibi giremedim ama hep rüyalarımdasın.Melek gibi gülüşün, “Keratalar” deyişin…Bir babanın evladına söylediği tüm sözleri sıralayıp kulağımı çekiyor,şamar da atıyorsun rüyalarımda…Unutulmuyor,unutulamıyorsun vesselam…
Nur içinde yat Baba.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla