Prusya ve Çağdaş Örnekler Üzerinden Militarizm İncelemesi

I. Prusya Militarizmine Bakış

Militarizm, askeri tarihçi Alfred Vagts tarafından “askerin sivile üstünlüğü, askeri meselelerin diğer meselelerden mühim ve öncelikli görülmesi” olarak tanımlanır. Diğer yandan Vagts’a göre militarizm, devletlerin askeri idealleri uğruna halka ağır yükler yüklemesi ve milletlerinin en iyi adamlarını savaş meydanlarına sürmesi, bundan dolayı halkın refahını ikinci plana atmak zorunda kalmasıdır.¹ İdeal militarist devlette -Prusya modern militarizme müthiş bir örnektir- askeri harcamalar, harcamaların önemli bir kısmını teşkil eder ve nüfusa oranla büyük bir ordu vardır. Prusya’nın Avrupa’nın büyük güçlerinden (great powers) olma idealini kendisine vazife kıldığı I. Friedrich-Wilhelm’in zamanında Prusya nüfusunun yaklaşık %3 kadarı askerdi.² Şöyle izah edelim, I. Friedrich-Wilhelm’in iktidarının sonunda orduda 80.000 asker bulunuyordu. Diğer yandan aynı tarihte Avusturya’nın 100.000, Rusya’nın ise 130.000 askeri vardı ki bu Rus askerlerinin büyük bir kısmı imparatorluğun dört bir yanındaki garnizonlarda konuşluydu. O zamanlar sahip olduğu topraklar Brandenburg, Pomeranya, Doğu Prusya ve Ren havzasında birkaç vilayetten müteşekkil olan Prusya’nın sahip olduğu bu ordunun, konuşlu olduğu alana oranla hayli kuvvetli bir ordusu olduğu söylenebilir.³

Prusya’da Büyük Elektör’den bu yana devam eden ve Stein-Hardenberg Reformları ile tamamlanan merkezileşme reformlarını tetkik ettiğimizde, bu reformların iki temel gayesi olduğunu görürüz: Birincisi, devletin giderek artan askeri ve idari harcamaları için bütçe ve kaynak yaratmak⁴; ikincisi ise -özellikle FWI ve II. Friedrich zamanında- idari işleri basitleştirip tek elde toplamaktı. Büyük Elektör ve FWI’in klasik yöntemi belli başlı tüketim mallarına vergiler koymak yahut açlık, savaş, salgın hastalıklar vb. sebeplerden dolayı nüfusu azalan bölgelerin nüfusunu artırmak için Peuplierung reformları yapmaktı. Mezkur reformlardan en büyüğü ve en kapsamlısı 1733’de çıkarılan Kantonreglement’tir.⁵ Kantonreglement, ülkeyi askeri kantonlara bölüyordu ve her kantondan belli bir miktar kadar asker vermesi bekleniyordu. Böylece hem güvenilmez, hem pahalı paralı askerlerin yerine köylüler arasından seçilen askerler kullanılmaya başlandı.⁶ Yaşlı Cato’nun dediği gibi: “En iyi askerler köylülerin arasından çıkar.” Peuplierung reformlarında ise bölgeye yerleşeceklere ekonomik ayrıcalıklar vadedilerek o bölgenin yeniden kalkınması sağlanıyordu. Fakat bir yerden sonra, özellikle Prusya’nın savaşlarla boğuştuğu zamanlarda klasik tedbirlerin işe yaramamaya başlamıştı. II. Friedrich, henüz daha prens iken yönetimini üstlendiği Ruppin bölgesinde babası tarafından bir ekonomik reform yapması için görevlendirildiğinde uzun uğraşlar sonucunda yeni bir vergi koymadan, örnek teşkil edecek bir reform hazırladı. Bunun üzerine 1735’te Rheinsberg şatosu kendisine hediye edildi.⁷

Prusya militarizmini askeriyeye verilen öncelik yönünden delilleriyle birlikte yeterince değerlendirdiğimizi düşünerek bu bölümü kısa keseceğim. Şimdi meseleyi Vagts’ın tanımının ikinci kısmının cihetinden inceleyeceğiz; Büyük Elektör ve FWI zamanında kültürel faaliyetlere ne kadar değer veriliyordu? Dünya genelinde ve dahi Almanya’da militarizmin tavan yaptığı 1. Dünya Savaşı öncesinde popüler literatürde Sybel, Treitschke gibi milliyetçi, militarist ve savaş yanlısı yazarların öne çıktığını biliyoruz. Bu durumu tenkid eden Alman sosyalistlerinden Wilhelm Liebknecht’in The Clarion gazetesine yazdığı 24 Mart 1900 tarihli bir makalede şu ifadeler yer alıyor: “Militarizm ve emperyalizm, İtalya’ya zarar verdiği gibi Almanya’ya da zarar veriyor. Bir zamanlar en iyi okullara sahip olan ülke, şimdi belki de Avrupa’nın en kötü okullarına sahip. […] Okullarda bağımsız düşünme yasaklanmış ve bastırılmış vaziyette, sadece koşulsuz şartsız itaat öğretiliyor. Okullarımız insan yetiştirmek yerine asker yahut köle yetiştiriyor.”⁸

Biraz daha eski bir örnek olarak FWI’in oğlu Friedrich’e yazdığı siyasi vasiyetten birkaç parça: “Benim sevgili halefim, hükmettiği topraklarda komedilerin, operaların, balelerin, maskeli baloların düzenlenmesine izin vermemeli; bunun gibi şeytanca fiillere karşı durmalıdır.” “Harcamalarını ve ordunu bizzat sen yönetmelisin, böylece emrindeki subaylar ve memurlara karşı otoriten olacak. İpleri sen elinde tuttuğun için bütün dünyada sevilecek, saygı duyulacak ve iyi bir hükümdar olarak görüleceksin. Tanrı yardımcın olsun!”⁹ Elimizde Vagts’ın bu iddiasını kanıtlayan örnekler var, fakat bunlar gerçekten militarizmin kültüre, refaha, bilime değer vermediğini kanıtlar mı?

Yukarıda görüldüğü üzere önce militarizmin bir tanımını yaparak militarizm mefhumunu tahdid ettik (sınırlandırdık), böylece sıkça bahsedilmesine rağmen tam anlaşılmayan bir mefhuma belli hudutlar dahilinde yaklaştık. Vagts’ın askeri tarih otoritelerince geçerli görülen militarizm tanımı üzerine modern militarizmin doğduğu yer olan Prusya’dan örneklerle mukayese yaptık, elimizdeki örneklerle bu tanımı doğrulamış olduk. İlerleyen kısımlarda meseleye teorik boyuttan yaklaşarak daha farklı örneklerle “Günümüzde militarizm mümkün müdür?” “Kültürel ve refah boyutu göz önüne alınarak yeni bir militarist model ortaya çıkarılabilir mi?” sorularına cevap arayacağız.

 

Prusya militarizmini eleştiren 1915 tarihli bir karikatür. Yukarıda Kont Mirabeau’nun “Savaş, Prusya’nın milli endüstrisidir” sözü yazıyor.

 

II. Militarizmin Teorik Yönünün Değerlendirilmesi

Proto-militarist fikirlerin ve modern militarizmin ortaya çıkışı, askeri tarihin gelişiminden bağımsız değerlendirilemez. Modern militarizmi ayakta tutan her temel taşı, bir zamanlar belli durumlarla karşılaşan toplulukların aldığı askeri tedbirlerden ibarettir. Askeri usullerin, stratejilerin tekamülü uzun yıllar boyunca devlet politikalarını birinci elden etkilemiştir, bunun bir örneği olarak piyade çoğunluklu daimi orduların oluşumunu tetkik edelim. Feodal sistemde sınıflar arasında bir işbölümü vardır: Şövalyelerin görevi savaşmak, klerjenin (ruhban sınıfı) görevi ibadet etmek, köylünün görevi ise çalışmak olarak belirlenmiştir. 1078’de İmparator IV. Henry’e karşı ayaklanan Alman köylüleri, isyan bastırıldıktan sonra kullanımı sadece şövalyelere has olan silahları kullanmak suçundan hadım edilmişti. Savaş meydanında ölmek şerefinin sadece at üstünde savaşan zırhlı şövalyelere ait olduğu düşünülürdü, fakat dağlık ülkelerinde daha ilkel bir komünal sistem ile yaşayan İsviçreliler ile askeri açıdan daha organize yapıdaki Husçular ağır zırhlarıyla at üstünde savaşan şövalyelerin antitezi olacaktı.¹⁰

14. yüzyılın başı, Avrupa’nın farklı bölgelerinde desteksiz süvarilerin piyade ordularına karşı yenilgilerine sahne oldu. Bannockburn’de Robert Bruce’un schiltrom adı verilen İskoç mızrakçı formasyonlarını alışılagelmedik halde taarruz için kullanması ile sayıca üstün olan İngilizler mağlup edildi.¹¹ İsviçre’nin Schwyz ve Uri’den toplanan dağlıları kendilerinden üstün konumdaki Avusturyalıları Morgarten Geçidi’nde mağlup etti. Bannockburn, Morgarten ve Dithmarschen zaferleri piyade-süvari mücadelesinde üstünlüğün piyade tarafına geçişini başlatan kilometre taşları oldu. Tüm bunlara rağmen süvarinin savaş meydanlarındaki önemini ve prestijini kaybettiği söylenemez. 15. yüzyılda ağır teçhizatlı birliklerin kullandığı plaka zırhlar bir hayli gelişmişti, diğer yandan arret adı verilen bir ekipman sayesinde atlılar normalde taşıdıklarından daha ağır kargılar taşıyıp daha efektif hücumlar yapabiliyordu. Bu gelişmeler sayesinde süvariler 15. yüzyılın büyük ordularındaki prestijli yerlerini korumayı başarmıştı. 15. yüzyılda süvari olmadan savaşın gidişatı belirlenebilirdi fakat iki taraftan birinin geri çekilmesi esnasında kazanılan zaferi taçlandıran yahut yenilginin verdiği hasarı azaltan şey süvarinin meydandaki muvaffakiyetiydi. Tüm bunlara dayanarak şunu söyleyebiliriz ki, 16. yüzyıldan önce (ateşli silahlarla desteklenmiş) piyadenin süvariye karşı bariz bir üstünlüğünden söz edilemez.¹²

Sonuç olarak, piyade ordularının 14. yüzyıl başında kazandığı birkaç mühim zaferle üstünlüğün yavaş yavaş piyade yönüne doğru kaymaya başladığını gördük. Ateşli silahların gelişmesi ile süvari hücumlarının daha kolay durdurulabilir olması, piyadenin süvariye göre daha kolay eğitildiği için ucuz olması devletleri ordularındaki piyade mevcudunu artırmaya itti. Böylece devletler (farz-ı misal) 100 süvari eğitebilecekleri parayla 500 piyadeyi daha kısa sürede eğitmeyi seçtiler. Özellikle İtalyan devletlerinin VII. Charles’ın İtalya seferinden aldıkları derslerle top atışlarına dayanıklı trace italienne diye tabir edilen yıldız formundaki kaleleri yapmaya başlaması, diğer devletlerin yavaş yavaş bu tip istihkamları tercih etmesi erken-modern dönemin savaşlarını kuşatmalar ve kuşatmaların arasında yaşanan çatışmalar olarak ikiye böldü. Kuşatmaların önemli bir nitelik kazanması, ateşli silahların yaygınlık kazanması bu devirde piyadenin süvariye tercih edilip Avrupa dahilinde ilk daimi orduların oluşmasına imkan sağladı. İlk zamanlarda Matthias Corvinus’un kurduğu Fekete Sereg (Kara Ordu) gibi daimi orduların çoğunluğu yabancı askerlerden oluşurken tamamiyle İspanyollardan kurulu düzenli tercio birlikleri zamanla bunların arasından sıyrılarak Avrupa’nın en prestijli birlikleri haline geldi. Öyle ki terciolar “öteki alayların babası ve çağımızda Avrupa’da görülen en iyi askerler” olarak anılırdı.¹³

Zamanla sayılarının büyümesiyle ateşli silahlarla desteklenmiş piyade orduları devletler için daha masraflı hale geliyordu, fakat diğer tüm değişkenler eşit tutulduğunda sayı avantajı olanın kazanacağı bir çağda bu masraflara girilmesi şarttı. Bu sebeple merkezi yönetimler gittikçe büyüyen ordularını finanse edebilmek için kontrollerini arttırma gereği duydular ki bu, zamanında Avrupa’ya hakim olan Mutlakiyet Çağı’nın temellerini atmıştır. Bu kısmın ekseriyetinde daimi orduların ortaya çıkışını inceledik, zira daimi ordularda askerlerin toplumdan soyutlanıp ayrı bir sınıf olarak ortaya çıkışı ilk olarak askerlerin şehirlerde huzursuzluk çıkardıkları için daha uzak bölgelerde kendilerine tahsis edilmiş kışlalara yerleştirilerek alayların kurulmasıyla başlamıştır. Askeriyenin devlet mekanizmasındaki tahakkümü, militarizmin önemli ilkelerinden bir tanesidir. Diğer yandan önce Fransız Devrim Savaşları’nda “levee en masse” olarak ortaya çıkan, daha sonra Moltke ve Goltz’un teorileriyle şekillenen millet-i müselleha (ordu-millet)¹⁴ fikrinin temelini de daimi orduların ortaya çıkışı teşkil etmiştir.¹⁵

Askeri sınıfın devlet mekanizmasındaki hakimiyeti pek tabii kendi sınıflarına dair hususların ön plana çıkmasını sağlayacaktır, bu da savaş halinde eğitim, kültür ve sair faaliyetlerin geri planda kalmasına, devrin iyi adamlarının potansiyellerini kullanamamasına yol açabilir. (Militarizmin devletlerde devamlılığını sağlaması için bir zorunluluk olmalıdır. KDHC örneğindeki gibi bazı devletlerin askeri sınıfları, kendi hakimiyetlerinin devamı için belli başlı yollarla halka düşmanlarının tehdidi altında oldukları mesajını verirler. Burada mühim olan gerçekten düşmanların tehdidi altında olup olmadıkları değil, halka bu mesajın verilerek devlet olarak olağanüstü bir hal içinde bulunduklarının anlatılmasıdır.) İlk kısımda militarizmin kültürel faaliyetlerle ilişkisine dair Vagts’ı doğrulayan birkaç örnek vermiştik, fakat Prusya ve İsrail örneklerinde askeri sınıfın döneminin kültürel faaliyetlerini yakından takip ettiklerini biliyoruz. Mezkur ordularda subay kadroları, kültürel meşgalelerle kazandıkları yaratıcılık, özgüven ve insiyatif alma kabiliyetleriyle öne çıkıyor. Bundan hareketle Vagts’ın militarizm tanımının ikinci kısmının bütün militarist devletleri kapsamadığını söyleyebiliriz. Zira bu tanım yaratıcılığa, farklı düşüncelere ve yeri geldiğinde subayların komutanlarının emirlerini dinlemeyerek insiyatif almasına değer veren Prusya ve İsrail ordu anlayışıyla taban tabana zıttır. Mezkur tanımın ikinci kısmı, KDHC ve Nazi Almanyası’nın benimsediği despotik militarizme daha uygundur.¹⁶

III. Sonuç

Modern anlamda militarizm, ilk olarak Proudhon tarafından olmak üzere birçok fikir adamı tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Bir devlet politikası olarak militarizmin ortaya çıkışı şu şekildedir: Devlet, evvela konumu itibariyle yahut başka durumlardan mütevellit ordusunu büyütme/kuvvetlendirme ihtiyacı güder. Orduyu büyütmek ve kuvvetlendirmek için normali aşan bir harcama gerekecektir, yaşanan kaynak eksikliği bu eksikliğe binaen ortaya çıkan yaratıcı çözümlerle kapatılır. Devlet, Ordusunu büyüttükten sonra rakiplerine karşı güçlenmek için fırsat aramaya başlar, II. Friedrich’in Silezya’yı fethi yahut İsrail’in Altı Gün Savaşı gibi siyasi ve ekonomik gücünü artırmak, rakiplerine kayda değer bir güç olduğunu kanıtlamak için mücadeleye girer. Mücadelenin başarılı olması ihtimalinde kendilerinden daha kuvvetli ve tecrübeli orduları yenen üst komuta ve subay kadrosunun gerek devlet ricali, gerekse halk nazarında prestiji artar. Devlet mekanizmasında prestijinin arttığını gören komutanlar, siyasi meselelerle daha çok ilgilenmeye ve devlet meselelerinde daha çok söz sahibi olmaya başlayacaktır. Bürokraside askeri kökenli isimler daha sık görülmeye başlanır. Bir zamanlar İsrail’e başbakanlık yapmış Ariel Sharon, 21. yüzyılda bu durumun en belirgin örneklerindendir.

Peki en çarpıcı örneklerini Prusya ve İsrail’de gördüğümüz, nispeten daha inovatif olan militarizm modeli daha sonra despotik militarizme evrilebilir mi? Yahut bunun tam tersine bir evrim söz konusu mudur? Toplumların militarize olması, devletlerin militarizasyona katkısı tarihin normal akışı içerisinde tek yönlüdür. Devlet, militarizme giden yola bir kere girmiş ise belli bir noktadan sonra, radikal bir değişim yaşamadan ilerleyebilirler fakat geri dönemezler. Zira tabiatı gereği elinde gücü bulunduran bir sınıf sivil iradeye karşı tahakküm kurduğunda bu iktidarı kaybetmemek için herhangi bir sınıfın mücadele edeceğinden çok daha şiddetli bir mücadele ortaya koyacaktır.

Meseleyi Prusya örneği üzerinden inceleyecek olursak; Prusyalılık ruhunun bir sonucu olarak 19. yüzyılda, Avrupa’da eşi benzeri olmayan bir subay kadrosu ve komuta mekanizması ortaya çıktı. Prusyalı subaylar kültürel meşgalelerle sık sık ilgilenirdi, bunun neticesi olarak yaratıcı ve açıkfikirli subaylar yetişti. 1870-71 Savaşı’nın galibiyetinde de Prusyalı subayların kabiliyetlerinin büyük etkisi olmuştur. Savaşın kazanılmasıyla birlikte ard arda üç zaferden sonra adeta kendilerini yenilmez gören subay kadrosunun kibirlenmeye başlaması, Prusya militarizminin despotik militarizme kaymasının fitilini ateşledi.¹⁷ Zaman ilerledikçe daha az subay kendilerini geliştirir, sanatla, ilimle ilgilenir olmuştu fakat Prusya savaş makinesinin birkaç aksaklık haricinde iyi çalışması ve mezkur açıkları kapatacak yetenekli komutanların yetişmesi yaklaşan tehlikeyi unutturdu.Prusya tipi militarizmin ve Prusyalılık ruhunun Potsdam Günü misali birkaç törensel laftan ibaret hale gelişi ise tam anlamıyla Nazi döneminde başladı. İdeolojik temelli yetiştirilen SSlerin koşulsuz şartsız itaat düsturu, pragmatik ve inovatif temelli Prusya sistemine galebe çaldı. Nazi militarizminin yenilip bugünkü Almanya olması için Alman milletinin 2. Dünya Savaşı gibi bir felaket atlatmaları gerekti.

Netice itibariyle, bir ulus belli şartlar altında askerleşmeyi seçebilir. Fakat bu militarizasyonun önü alınmaz, kontrolü yapılmaz ise tabiat gereği askeri sınıfın ön plana çıkması kaçınılmazdır. Subay kadroları kazandıkları prestije güvenerek devlet mekanizmasının idari pozisyonlarında yer almak isteyebilir. Zira devletlerde gereğinden fazla güçlenmiş subay kadroları iki şeyi bilir: Birincisi, Moltke’nin de dediği gibi ordu devlet kurumlarının en kutsalıdır. Zira diğer bütün devlet kurumlarının mevcudiyeti ordu tarafından garantilenmiştir. İkincisi, halk kendilerinin barış içinde yaşamasının teminatı olarak gördükleri orduya güvenmeye meyillidir. İsrail örneğinde askeri sınıfın tahakkümü o kadar kötü gözükmeyebilir fakat KDHC gibi despotik militarizmin görüldüğü devletlerde subayların sık sık kanunsuzluklar, usulsüzlükler yapması ve devlet içindeki konumları nedeniyle onları denetleyecek daha güçlü bir kurumun yer almaması düşünüldüğünde bahsettiğimiz husus daha iyi anlaşılabilir.

 

 

Dipnotlar:
¹ Alfred Vagts, A History of Militarism: Civilian and Military, Meridian Books, New York 1959, 1.Baskı, S.14.
² Kral I. Friedrich-Wilhelm, daha iktidarının ilk senesinde 38.459 askerden oluşan orduyu 44.792 askere çıkarmıştı. 2.5 milyonluk Prusya’yı Rusya, Fransa ve Avusturya karşısına çıkabilecek konuma getiren, orduya verdikleri ehemmiyetti.
³ Leopold von Ranke, History of the Prussian Monarchy, T.C. Newby, Londra 1847, 1.Baskı, C.1, S.404-406.
⁴ Bu doğrultuda yapılan merkantilist temelli reformlar için bkz. Kral FWI’in çıkardığı 2 Temmuz 1718 tarihli Peuplierung Reformu, Büyük Elektör’ün 15 Nisan 1667 ve 30 Mart 1687 tarihli reformları
⁵ Christopher Clark, Iron Kingdom: The Rise and Downfall of Prussia, Penguin Books, New York 2007, S.95-98.
⁶ Kantonreglement bir ölçüde başarılı olmuştu fakat II. Friedrich zamanında yaşanan savaşlardan dolayı ordunun yine yabancı ve paralı askerlere ihtiyacı oldu. II. Friedrich’in iktidarının sonunda 194.000’e ulaşan Prusya ordusunun önemli bir kısmını yabancı askerler (Prusyalı olmayıp diğer Alman devletlerinden gelen askerler buna dahildir) teşkil ediyordu.
⁷ Leopold von Ranke, Memoirs of the House of Brandenburg and The History of Prussia During Seventeenth and Eighteenth Centuries, J. Murray, Londra 1849, 1. Baskı, C.4, S.2.
⁸ William Liebknecht, “Beware of Imperialism and Militarism.” The Clarion, 1900, www.marxists.org/archive/liebknecht-w/1900/03/beware-imperialism.htm
⁹ C.A Macartney, The Habsburg and Hohenzollern Dynasties in the Seventeenth and Eighteenth Centuries, Macmillan, Londra 1970, 1.Baskı, S.309-322.
¹⁰ Alfred Vagts, a.g.e, S.41-42.
¹¹ Geoffrey Parker, Cambridge Savaş Tarihi (Çev. Füsun Tayanç & Tunç Tayanç) , İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2014, 1. Baskı, S.94-96.
¹² Andrew Ayton & J. L. Price, The Medieval Military Revolution: State, Society and Military Change in Medieval and Early Modern Europe, I.B Tauris, Londra 1995, 1. Baskı, S.1-10.
¹³ Geoffrey Parker, a.g.e, S. 166-167.
¹⁴ Goltz’un daimi ordular ve millet-i müselleha üzerine yorumları için bkz. Colmar von der Goltz, Millet-i Müselleha (Ordu Millet) (Çev. Yüzbaşı Mehmed Tahir) (Haz. İsmet Sarıbal) , Otorite Yayınları, İstanbul 2016, 1. Baskı, S. 43-44. ¹⁵ Daimi orduların mezkur zamanlardan çok daha önce Romalılar, Spartalılar gibi çeşitli devletler tarafından kurulduğu açıktır fakat daimi orduların zamanla her yurttaşın bir asker kabul edildiği “levee en masse“, daha sonra da “ordu millet” halini alması süreci açısından değerlendirdiğimizde başlangıcı 14. yüzyıldan almak daha doğrudur.
¹⁶ KDHC’nin siyasi ve askeri idare yapısını diğerlerine nispeten daha az taraflı bir bakıştan anlamak için bkz. Ken E. Gause, North Korean Leadership Dynamics and Decision-making under Kim Jong-un, CNA Analysis&Solutions, Arlington, VA 2013.
¹⁷ Birleşme savaşları tamamlandıktan sonra Alman halkının ve devletinin vaziyeti için bkz. Gordon A. Craig, The Politics of the Prussian Army 1640-1945, Oxford University Press, Stanford, CA 1964, S.217.

Ümit Kaan Usta

merhaba ben anubrekhan, insanlar zaten gerçek ismimden çok bu şekilde tanıyor. 1-2 senedir askeri tarih, 18-19.yy avrupa tarihi ve osmanlı tarihi üzerine yazılar yazıyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla