Başçavuşun Eşekliği Hikayesi ve Üzerine İçtimai Bir Konuşma

1. Başçavuşun Eşekliği Hikayesi

Bulutsuz, gökyüzünün apaçık ortada olduğu bir sabah, köylü her gün olduğu gibi erken kalkmanın verdiği tesirle erken uyanıyordu. Değişen saatlere karşın sabah ezanıyla birlikte yahut sabah ezanından evvel uyanan köyün, alarmlı saati köy imamı yatağından kalkıp abdestini almıştı. Sabah ezanının, diğer ezanlar gibi çeşitli özellikleri vardır. Sabah ezanı, okunan makam ile insana ölümü hatırlatırken namaza davet eder, fakat ilginçtir ki kâfire de uyku verir. O sabah ise anlaşılan herkes ezanla yatağından fırlamıştı.

 

Hasan, dindar bir adamdı. Babası köylü olmasına rağmen içki içecek parayı bulur da, çok parasını içkiye telef ederdi. Hasan’ı ise anacığı büyütmüştü. Anası dini bütün “Elhamdülillah” cümlesini ağzından eksik etmeyen mübarek bir kadındı. Öyle ki Hasan’ın evde bozulmasına mahal vermeyecek kadar da güçlü bir kadın imiş. İkisinin de vefatından sonra Hasan aldığı dini eğitimiyle ettiği ibadetlerini eskiye nazaran daha sıklaştırmıştı ve dolayısiyle köyün en sofu adamı olmuş idi. Sabah herkesten evvel camiiye varmış, Kur’an okuyan hocanın dikkatini dağıtmamak içün hususi bir gayret ile en ön safa dizlerinin üstüne çökmek suretiyle oturmuştu. İnsanlar yavaş yavaş toplandılar, gelecek başka kimse kalmamıştı artık. Beraber namaza durdular, kıbleye doğru yönelilen taraftaki açık pencerelerden esen rüzgâr ile birlikte dini vecibesini yerine getiren insanlar, selamlar vererek camiiden ayrıldılar.

 

Allah, öyle bir ilah ve varlıktır ki insan kumar da oynasa en helal işi de yapsa ona rızkını verir. Hepimizin kaderi belli olduğu gibi, rızkı da bellidir. Hasan’ın da, babası ne kadar günahkâr olup paralarını müsrif şekilde kullansa da, rızkı Allah katında belirlenmiş ki köyün en fazla davarına sahip olan kişi Hasan idi. Onlara çok iyi davranır, bu davarlardan elde ettiği ürünleri de sâde kendine almazdı. Dul ve fakir kadınlara, köyün delisine ve sayamadığımız cümle yardıma muhtaç insanla da paylaşırdı. Çünkü kazanda pişen yemek komşuya da giderse iyice bereketlenirdi, bunu o da çok iyi bilir.

 

Hasan evine vardığında, evvela davarların bulunduğu kısma girdi ve beklemediği bir manzarayla karşılaştı. İnsanlarla paylaştığı; delinin, fukaranın karnını tok tutan o davarlar, artık yoktu. Sabah namazına gittiği sırada, belli ki birileri buradaki davarları kaçırmıştı. “Allah en doğrusunu bilir.” Demekle içindeki acısını dindirmeye çalışan bu adam üzüntüsünü saklayamıyor, kendisine dokunulsa hüngür hüngür ağlayacakmış gibi bir hali vardı.

 

Çare düşündü, aklından sevmediği bir sürü isim geçerken “Muhtar buna bi hal çare bulur herhal” diyerek Gâvur Kazım’ın, yani köy muhtarının, evine dayandı. Erken saatlerde kapıyı resmen yumrukladı. İçeriden söylene söylene gelen kilolu adamın bastığı yerler evin de pek sağlam olmamasından olsa gerek sallandığından, bir müddet sonra Hasan kapıyı çalmayı bıraktı. Kazım kapıyı açtı:

 

-Hasan, ne var evladım sabahın köründe bu kadar acele?, dedi. Hasan karşılık olarak:

-Benim tüm malım gitmiş, sen bana sabahtan körlükten bahsedersin be adam! Bana bi çare bul.

 

Acziyet içerisindeki bu isteği kıramayan Gâvur, misafirini evine buyur etti. Konuşup anlaştılar ve Jandarmayı aramayı uygun gördüler. Hasan, sonradan anlayacaktı ki en büyük hatalarından birini yapmıştı.

 

Jandarma köye intikal ettiğinde bir Başçavuş, Hasan’la konuşmaya başladı. Sualler soruldu. Başçavuş, Hasan’a şüphe duyduğu bir kişi olup olmadığını sordu. Hasan:

 

-Ben kimsenin hakkına giremem, kimin yaptığını söyleyemem.

 

Demişti. Fakat Başçavuş ısrarcıydı. Hasan’ın kolunu dirseğinden bükerek iyice esnetmiş, yavaş yavaş yere çöken Hasan’ın artık birkaç kişinin ismini vermesini bekliyordu. Nitekim verdi de, köyün kadrolu hırsızı Fakı’nın oğlu Said!

Başçavuş ilgilenmeye başladı, Hasan hayvanlarının ardından bir müddet daha üzgün dolaştı. Hayattan koptuğunu anlamış, ufak şeylerden mutlu olmaya çalışmaya başlamıştı.

 

Hasan, hayvanlarını düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Mütemadiyen şehre gidip gelmekte, Jandarma ile sürekli bir iletişim halindeydi. Sonunda Başçavuştan bir cevap geldi. Hasan’a bir yer tarif edilip hayvanlarının orada olduğu iddia edildi. Oraya gitmeye hazırlandı. Bu habere çok sevinmişti. Fakat ne yazıktır ki hayvanlarını tarif edilen yerde bulamadı. Başçavuş’un yanına dönüp derdini anlatmaya gitmek istedi, Başçavuş’la Hırsız Said yan yana gülerek el sıkışıyorlardı. Biraz yanlarına yaklaşınca Hasan, Başçavuş’un hırsızla bir miktar hayvana karşılık serbest bırakılmak anlaşmasına kulak misafiri olmuştu. Hasan orada farkedilince Başçavuş tarafından iyi bir dayak yedi.

 

Bu olaylardan bir ay sonra, Hasan, Duvarcı Mehmet’in evine misafir olmuştu. Duvarcı, muhterem bir adamdı. Şehir görmüş, adap bilirdi. Hasan, bizim Duvarcı’ya derdini anlatırken “Ah o Rum dölü yok mu, o Rum dölü!” Diyerek dizlerine vuruyordu. Duvarcı Hasan’a, şehre İçişleri Bakanı’nın geleceğini söyleyince Hasan bir mektup yazdı. Bakanın şehre geldiği gün Bakan’ın önüne atlayıp “Allah aşkına şunu oku Beğim, derdimle ilgilen.” Demiş ve mektubu vermişti. Köye döndükten bir müddet sonra, belki aylar sonra, Başçavuş’un Doğu’ya sürüldüğü tüm köyde duyuldu.

2. Üzerine Toplumdan Bahis.

Şimdi, bu konunun sosyeteyle, yani toplumla, ne alakası var? Şöyle ki Başçavuş karakteri aslında her şehirliyi temsil etmekte. Hasan ise her bir köylüyü. “Şehirli köylüyü daima kandırır.” Veya “Şehirli köylüyü daima ezer.” Mantığından hareketle yazdığım bir şey değil.

 

Günümüzde isimlendirmelere takmış bir kesim var ki isimlendirmelere kafayı taktıkları halde ellerindeki lügatların içerisinde yazanlardan bîhaber bir kesimdir bu. Meselâ diyor ki, “Bilim adamı, adam kelimesi kullanıldığı için ayrımcı bir tabirdir ve sâdece erkekleri temsil etmektedir. Bu sebeple bilim insanı tabirini kullanalım.” Ünlü bir bilim adamının sözüyle cevap vereyim: Mantık olarak zırva! Çünkü “Adam” kelimesi “Erkek” kelimesine denk gelmesine karşın aynı zamanda her insan için de kullanılır. TDK’yi ne kadar sevmesem de resmî bir dil kurumu olarak muteber bir müessesedir ve dediği de yazılan, çizilen kitaplarla tescillidir. Asıl ayrımcılık ise benim de yazımın içtimai kısmına başlangıçta kullandığım şehirli kelimesidir. İnsan, insandır. Bilhassa aynı memlekette, yani ülkede, yaşayan insanların bu tarz ayrımlara gitmesi çok saçmadır. Zira yirminci yüzyılın başlangıcından itibaren gelişen sanayiyle birlikte, yıllar geçtikçe tarım azalmıştır ve insanlar köylerinden şehirlere taşınmışlardır. İlginçtir ki bazı insanlar da çok az olsa da şehirlerden köylere taşınmıştır.

 

Kısacası homojen bir karışım oluşmuştur. Homojen bir karışımı ayırmak için de karışım üyelerinden birinin çeşitli metodlarla saf dışı bırakmak gerekir. Bunu da ayrımlarla, köylünün şehirli tarafından hakir görülmesini sağlayarak köylüyü toplum dışında tutmakla yapıyorlar. Konuşmasıyla alay ediyorlar, giyimleriyle alay ediyorlar. Halbuki Anadolu köylüsü, şehirlinin atasıdır. Köylünün konuştuğu dil, bir çağırma belirten “Gelin!” Kelimesiyle damadın refikası olan “Gelin” kelimesini dahî ayırt edebileceğiniz has Türkçedir. Giydiği kıyafet Türk kıyafetidir. El-İnsaf!

 

Yetiştirdiği sebzelerle, meyvelerle para babaları ve idari makamlardaki kişilerin yerçekimine karşı duramayan göbeklerinin dolmasını sağlayan Anadolu köylüsü, beslediği kişilerin hıyanetine uğrayarak Ankara’ya kıyafetlerinden dolayı alınmadılar. Cumhuriyet döneminde olan bu olaydan evvel, yani Osmanlı’da, Istanbul’a gelen Said Nursi’yi Doğulu bir kişinin giyebileceği kıyafetlerle görünce garipseyecek, Anadolu’dan kopuk şehirliler görmekteyiz.

 

Çok muhterem bir milliyetçimize “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek” diyebilecek kadar aşağılık bir zihniyette olan bu adam ismiyle tezat hareketlere imza atmış bir fırkanın vekilidir. Milletin vekilliğini “Öküz Anadolulu!” Sözünü sarfederek işgal eden bu herifin zamanından bu yana zihniyet aynı, tavırlar aynı insanlar görüyoruz.

 

Her şeyden evvel Milli Mücadeleyi gerçekleştiren de Anadoluludur.

 

Tüm bu yaşanmışlıkları unutamayacağız fakat bir daha ne zaman yaşamayacağız? Hala başı kapalı analarımızı, konuşma şekliyle Anadolulu olduğunu her fırsatta belirten babalarımızı tahkir edenlerden ne zaman kurtulacağız? Allah, kurtulduğumuz günleri görmeyi nasip etsin, Âmin.

NOT: Kullandığım resim Namık İsmail adlı ressamın Harman isimli eseridir.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla